5 Aralık 2015 Cumartesi

¨yanlış bir telaffuz gibi son-bahar¨

Senenin en biz (bu insan topluluğu kimlerden oluşuyor bilmiyorum ama sizlerin ve onların olmadığı ve herkesin biz olduğu diyarlardan geliyor gibiler) mevsimini kampüs fotoğraflarıyla uğurlamak istedim. Rüzgara kapılıp düşüşünü izlemeyi sevdiğimiz ve neden sevdiğimizi bilmediğimiz (insanı insan yapan şeylerden dolayı olsa gerek) yaprakları ilkbaharda tekrar görmek dileğiyle...

Küçücük bir not: Sonbahar sevdalıları İTÜ'nün maslak kampüsünde çıktıkları bir yürüyüşte https://www.youtube.com/watch?v=ttzKFf3cRGI eşliğiyle bir süreliğine de olsa zamanı durdurabilirler.






14 Kasım 2015 Cumartesi

sevdiğin yerde olamıyorsan olduğun yeri sev gibi bir şeyler



 Gidecek başka yeri olmadığı için kollarının uzanabildiği kadar alanı ¨eve¨ çevirenlere ¨vakit daima yorgun bir akşamüzeridir.¨


10 Kasım 2015 Salı

çörek-otu

Böyle, vitrinde bir poğaça görürsün. Üzerindeki çörek otları tepsiye dağılmış, yan yana dizilmişler. Aklına ablanın yan komşunun tabağını geri vermek için yaptığı zeytinli poğaçalar gelir. Sonra o poğaçaların hikayesi. Asıl tariften şaştığı halde beklenenden güzel olması. Bu başarıyla tarifi bir kaç kez daha deneme cesaretini göstermesi. Her seferinde yüzünde oluşan gururlu gülümseme. Bak ben de anneyim. Bak ben de oğlumun beslenme çantasına koymak için poğaçalar yapıyor, yan komşunun tabağını dolduruyor, cuma günleri aç, yorgun ve bir kaç gün daha yaşlanmış olarak kapımı çalan kız kardeşimi sevindiriyorum gülümsemesi.

Sonra, özlediğin poğaçalar mıydı, dağılan çörek otlarını baş parmağınla topladığın o bol yağmurlu nisan günü müydü yoksa o sırada üzerinde köprüler inşa eden şu çocuk muydu, bilemezsin.




28 Ekim 2015 Çarşamba

Salute!



Hi friends... Hi f.r.i.e.n.d.s. ! This one is for the most lovable TV series of all time and a good friend just like the people in it. Thanks for being a big part of our ordinary lives and showing what friendship is all about. We love you!


I've been watching Friends for like 3 years. I said ¨watching¨ because the little girl inside me doesn't want to end this great journey. We -me and the little girl- laughed, cried, cheered, felt sad about something really really stupid, scared, got angry and loved together with the cast of  Friends. Whenever Chandler tells a hilarious joke, we were there, cracking of laughter. Or Monica cooks delicious and perfectly smelled cookies, we were there again, with open mouths and heart shaped eyes.  

After one point, i couldn't eat, i couldn't sleep or i couldn't do homework without them. It was always open in my laptop screen. It was like, if that fictional world isn't there anymore, our dull and colorless world will explode into small pieces. Friends were balancing my own, existed life with my imaginary life and i had no complaint about it. 




                   


So what did i learn from Monica, chandler, joey, phoebe, ross and rachel? Lots of stuff! But only one of them is important now and that one is love! Love of a mother, love of a stubborn monkey (oh my! what were you thinking Ross?) Love of a  big tea cup... And of course, love of an old friend (in dictionary: one attached to another)

I have a friend who i can truly feel this magical world with, like in this TV show. Who i can count on and rest my head on her shoulders. Who i can laugh and laugh and laugh till we cry. Who, i know i will love till the end of time and feel blessed because i  know she will love me the same.

And who, i can always say  ¨ I'll be there for you, like i've been there before¨









22 Ekim 2015 Perşembe

¨Bir pencere yeter bana¨


Ekimin fıtratına aykırı, güneşli mi güneşli bir gündü. Derse girmek, perdeleri kapalı amfide oturup soluk beyaz ekrana bakmak istemiyordu kız. Öğle yemeğini yemekhanede yedi. Verdikleri mandalinalardan birini -ertesi gün başkalarına ikram etmek üzere- peçeteyle silip çantasına koydu. Kendi gibi -ama kendinden farklı mı farklı- 2 arkadaşının daha aklını çeldi. Beraber Beşiktaş'a inip Ihlamurdere caddesinde uzuuuun uzun  yürüdüler -Bu caddeyi adından dolayı mı çok seviyordu... Hala bilmiyordu-. Bir çiçekçiden toprak, bir ucuzlukçudan saksı aldılar. Can arkadaşının doğum gününde aldığı menekşenin toprağını ve saksısını değiştirmek istedi. Aklının bir köşesinde uzun zamandır asılı duran bu eylem, o gün gerçekleşme şerefine erişecekti.  
Nazan Hanım'ın dediği gibi minibüse binmeden önce bozuk paralarını hazır etti. Şoför abiye verdi. Gülümsedi. Gülümsemek çok kolaydı. Gülümseyince içinde bulunduğun yeri senin yapardın. Camdaki yansımasına bakıp bir de kendine gülümsedi. Kucağındaki toprak ve saksıyla nasıl da mutlu olmuştu. 5 buçuk liralık mutluluk. 
Yurda girer girmez üzerini değiştirip plastik eldivenlerini giydi. Kulaklıklarını taktı. Çiçeğini aldı. Saksısını, toprağını ve can suyunu bir poşete koyup bahçeye çıktı. Güneş göz kırpıyordu. Güneş sadece o gün gülümsemiş olanlara göz kırpar. Menekşenin kendi saksısını çıkarttı. Kökündeki topraklar da temizlensin diye onu suya bıraktı -bunu annesinden öğrenmişti- Duvar dibinden topladığı küçük taşları toprak küflenmesin diye yeni saksının dibine dizdi -Bunu da-.  Üzerine çiçekçiden aldığı toprağı döktü. Kokladı. Dokundu -Topraktan gelenin toprağa duyduğu yakınlık hissiyatı-  Suya bıraktığı menekşesini yeni evine yerleştirdi. Suyunu verdi. Şöyle bi havaya kaldırıp baktı. Avuçlarının arasında bambaşka bir canlı tutuyordu -Topraktan gelenin toprakta kalana duyduğu yakınlık hissiyatı- Yapraklarına takılan toprakları silkeledi. Gülümsedi. 
Malzemelerini toplayıp odasına geri döndü. Menekşesini eski yerine -pencere önüne- yeni saksısıyla yerleştirdi. Çiçek aç tamam mı? diye tembihledi. Kulaklıklarını çıkarttı. Güneş tekrar göz kırptı. 

Sonrası kaldığı yerden devam ediyordu.



                                                                        I will be good


I'll be good, I'll be good
And I'll love the world, like i should

9 Ekim 2015 Cuma

3. yıla girmenin mutluluğu adına

Biraz da ben anlatayım. Öznesi az(biz),  eylemi çok(sen) olan bir yazı olsun.





Sen ne güzel bir çocuktun. Hiç görmediğimiz, rüzgarını yüzümüzde hissetmediğimiz topraklarda çiçeklenmiştin. Ovanın ortasındaki 2 odalı okulunun bahçesinde koşmuş, oyunlar oynamış, şarkılar söylemiştin ve gülüşün karşıki dağlardan yankılanıp taaaa bize ulaşmıştı. Bizi bir kol mesafesine getiren, yan yana oturtan da işte şu gülüşündü. ¨Beni duymuşsun¨ diyen gülüşün. Çocuk sen çok güzeldin.

İlk umut yolculuğuna çıktığımızda neyle karşılaşacağımızı bilememiştik. Nasıl da korkuyorduk bizden çekineceksin diye. Ya elimizi tutmazsa? Ya 3 parmak oyununda adını söylemek istemezse? Adını öğrenemezsek sen nasıl ¨o çocuk¨ olmaktan çıkıp İlayda olacaktın? Hani şu ilk gün korkup sadece kardeşinin elinden tutan İlayda? Sonra da Melike ablasının eteğinden ayrılmayan İlayda? Biz o çocuğu da sevmiştik ama sen adını bahşetmesen İlayda'yı daha çok sevemeyecektik.

Sonra güneş battı ve boya kalemlerini, kağıtları, balonları beraber tutan ellerimiz ayrıldı. Biz, üniversiteli ablalar abiler, kendi hayatlarımıza geri döndük. Seni geride bırakmışız gibi değildik de... Sen bize çok şey vermişsin gibiydi. Şaşkındık.  Bu kadar ¨şey¨ ile  ne yapacaktık? Madem öyle... Başka okullarda koşup şarkı söyleyen çocukların sesini takip edelim dedik. Bize verdiklerinden biz de başkalarına verdik. Çünkü sen, çocuk, bir mutluluktun. Sadece bize değil, iyi şeylerin hala takdir edildiği topraklara da. 





Şimdi biraz da siz anlatın. Özneler biz, eylemler çocuk olsun.









8 Ekim 2015 Perşembe

eksik bir şeyler

Bir evde kaç kişiydik? Anne, baba, çocuk. Ben. Misafir olan. Misafir olduğu yerde kendini evde hissedebilen. Ev olgusunu sahiplenen. -evcil olma hali-
Bir defterde kaç izdik? Renkler. Kalem hissiyatı. Kelam hissiyatı. Parmaklar. Çizikler. Çizgiler. -hayalde olma hali-  
Bir kafada kaç sestik? Şarkılar. Hayalperest'in Neftali'si. Geçmişteki ben. Gelecekteki ben. Kaygılar. Umutlar. Ve yine ben. -anda olma hali-
  
Sahi biz bu evde kaç kişiydik?


24 Eylül 2015 Perşembe

Bugün bayram. Erken kalktık çocuklar.

Bu bayram, Uzuner hanesi için olması gerekenden fazla sessizdi. Ortalıkta dolaşan bir çocuk, balkonda çay-sigara keyfi yapan bir enişte ve tekli koltukların birine kurulup kitap okuyan bir abla eksiğimiz vardı. Biz de kendi yağımızda kavrulduk. Kapı zilini gülüşmeler eşliğinde çalan çocuklara şekerler verdik. Bir elin parmak sayısını geçmeyen misafirlere tatlı ikram edip üniversiteye yeni başlayan oğlanları/kızları hakkında konuştuk. Şu şu kampüsü biliyor muydum? Ulaşımı nasıldı? Evden gidip gelebilir miydi? 

Bu sessizlikte bir de ödev yapmaya çalışıyordum ama etrafta bana malzeme verebilecek  çok az şey vardı. Proje hocamızın ¨mekan günlüğü¨ adını verdiği çizimlerde bir günümü anlatmam gerekiyordu ama sürekli aynı şeyi yapıyordum ve sürekli aynı kişileri görüyordum. Bayramda ne yaptın? Oturdum hocam. Çay içtim.  Peki ama nasıl oturdun? Nerede oturdun? Çayına şeker attın mı? Seninle oturan başka biri var mıydı? Aydınlık mıydı karanlık mıydı? dıdısının dıdısı ve dıdısı.

4 gündür oturduğum yere farklı açılardan ve farklı çizgilerden bakabilmek için büyük uğraşlar veriyorum. Eğlenmedim de diyemem. Kim bir koltuğu 3 yönden çizme ve bunu ödev diye verme şansına sahip? (Proje yaverlerimle bakışmalar. Bir tutam ağlayış. Bir tutam gülüş)

Bu aşağıdaki çizim de bittikten sonra bana Nazan Bekiroğlu'nun ¨bir demet nergis al kendine¨ yazısını hatırlattı. Kendisine ve yazılarına olan hayranlığımın sonucunda o çok sevdiğim paragrafı da paylaşmak istedim.

¨Sonra hatırla. Yıllar önce hani, yine böyle bir kuyuya düşmüştün de sen. İnsanlara güvenini kaybetmiş, birinde hepsini mahkûm etmiş. Bir bebek arabasını ite ite bir köprüden geçiyordun. Birden arabanın ön sağ tekerleği yerinden çıkıp tıngır mıngır yuvarlanmıştı da köprünün korkuluklarına dizilmiş şamatalı gençlerden biri yerinden fırlamıştı. Tekerleği kapmış, bebek arabasının önünde diz çökerek yerine takmıştı. O zaman insanların birinde tümünü affetmiş değil miydin? 
Bir göz gezdir bakalım. Bir avuç fındık verenin, tahta sandığın üzerinde bir cenin uykusuna aktığında senin de başının altına bir yastık koyanın. Vardır mutlaka. O rüyayı görmeyi unutma. 
Bir demet nergis al kendine. Ne olur böyle yapma. Kendine kıyma.¨






14 Eylül 2015 Pazartesi

"Take her to the moon for me, okay?"


Merhaba yeni dönem. Merhaba ödevlerim. Merhaba hayat.
Ders programına bakıp "sen mi büyüksün ben mi?" diye iç geçirilen bu harika eğitim öğretim yılının yükünü bir buçuk saatliğine de olsa unutmak isteyenleri buraya alıyoruz. Bir de animasyon sever yetişkinleri.
Gözümün nuru ablamın, canımın içi yeğenim uğruna girdiği animasyon camiasından çekip çıkarttığı bir film, "Inside out". İzlemeyen belki de çok bir şey kaybetmez lakin izleyene, yaşlanınca yüzünde oluşacak kırışıklara eklenecek bir adet sıcacık gülümseme vaat ediyoruz. Neyse bırakalım da film kendi adına konuşsun. Zaten söyleyecek çok şeyi var.





8 Eylül 2015 Salı

Happy birthday, dear.

Bir bakmışım, sana seni anlatmak için kolları sıvamışım.

Nasıl da büyüdün! 21 seneden bahsetmiyorum. şu son 3 yılda... Ne kadar da çok büyüdün. Okula başladığın ilk sene, geceleri  korkulu mesajlarla dönerdin bana. Orada tek başına ne yapıyordun? Bilmiyordun. Kalabalık yurt odalarında duyabildiğin tek ses kendi sesindi. Ondan da bir türlü emin olamıyordun. Dinlesen mi? Sustursan mı? Umursamasan mı? Yakın geçmişten kalan hayaller fısıldıyorlardı sana. Keşkeler ve daha nicesi. Ben buralardaydım ama buradayım dediğim yerle aranda 450 kilometre mesafe vardı. Senin için daha fazlasını yapmak istediğimde ama yapamadığımda hep "seni" daha fazlasını yapmaya zorluyordum. Kendin için.  Fısıltıları az buçuk tahmin ediyordum.

Sonraki sene arayışa girmiştin. Değişik şeyler deniyor, belki de hiç yapmayacağım dediklerini birer birer yapıyordun. Sana getirdiklerinden daha çoklarını götürüyorlardı belki ama ne yapalım. Büyüyordun. Sancılı dönemlerin de oldu. Mutluluktan ayaklarının göğe değdiği dönemlerin de. En azından yaptıklarının sorumluluğunu kendi üstüne almıştın. Omuzlarında başkalarını taşımıyordun. Bu arayış ufkunu açmıştı, özgürleşmiştin. Etrafına baktığında neler görüyordun neler. Hep daha fazlası vardı, bunu öğrenmiştin. 

Ve bu sene, bir anda, oldun. Kabullendiklerin, belki de kabullenmek zorunda kaldıkların artık senin bir parçandı. Onları kucaklamıştın ve kendi renklerini katmıştın. Bu harika birleşim sadece sana değil etrafındakilere de mutluluk getirmişti. Ayakların göğe değdiği kadar yere de basıyordu artık. İçindeki çocuğu öldürmeden yetişkinliğe adım atabilmiştin. Bu dinginlik yüzüne bile yansımıştı. Gözlerin daha canlıydı artık. Sakin bir gülümsemeyle bakıyordun etrafa ve kahkahan hala çocuk bahçelerini hatırlatıyordu. Herkes büyüyordu ama sen daha da güzel büyüyordun!

Şimdi bu eski dostun merak ediyor. Bu yeni yaşta neler gelip geçecek bir kuşun kanat çırpışı kadar olan ömründen? Dönüştüğün bu insan kimlerin hayatına girecek ve kimlerin hayatından çıkacak? Neye tutuklu kalacaksın? Neye özlem duyacaksın? Önemli olan aşık olman değil de... Aşkı nasıl tanımlayacaksın? Bu eski dostun merak ediyor. 
Benimle daha ne kadar eskiyecek, daha ne kadar bir gülümsemeyi paylaşacaksın?


20 Ağustos 2015 Perşembe

this city is upside-down. not me.

"And above all, watch with glittering eyes the whole world around you because the greatest secrets are always hidden in the most unlikely places. those who don't believe in magic, will never find it." The Minpins/Roald Dahl. 

Bana hala çocuk kitapları okutan ablam. kalabalığını -artık- kucakladığım ve kabullendiğim ve hoşuma gitmeye başlayan istiklal caddesi. renkleri. sesleri. kulağımdaki şu( https://www.youtube.com/watch?v=aqsL0QQaSP4&list=PLKuW3m_3icYv4B88LzRTXSHCswS9lOlwn&index=32 ) şarkı ve aklımdaki klibi. 

çocuk kalmak için gerekli olan kişiler,yer ve zaman bir araya gelmişti. so we left this city to find some magic.


16 Ağustos 2015 Pazar

küçük prensler ve onların gezegenleri

Merhaba kendini küçük prens hissedenler. -happybook- teması içerisinde kendi kendime söyleştiğim bu yazıyı, kitabı 20 yaşını geçkin olduğum halde okumamış olmama hayret eden ve bana onu zorla okutan çok sevgili arkadaşlarıma -onlara hayat ağacımın kökleri demeyi severim- armağan ediyorum.

Geç yatıp erken kalktığım bir arkadaş evindeydik. Sabah işi olanlar yola koyulmuş, olmayanlar uykunun yumuşak hissiyatını sürdürmeye devam etmişlerdi. Ben ise sene içerisindeki sabahlamaların hediyesi olarak bende kalan -az uykuya talibim yeterki gülümüz solmasın- alışkanlığıyla rahat yatağı bırakıp soluğu mutfakta almıştım. Öğrenci evinin bel kemiği, geceden kalma yığın yığın çay bardaklarını yıkayıp dizdim. bu eylem, ilerleyen dakikalarda, kendimde tek başına balkon keyfi yapma yetkisini görmeme neden olmuştu. Kahvaltı niyetine, gelirken aldığımız, tadı gayet yerinde, şeftalilerden ufak bir meyve tabağı hazırlayıp balkona çıktım. Akşam elime tutuşturdukları ve okurken uyuyakaldığım Küçük Prens'i de peşimden sürükledim ve beraber el ele gülmelerden hüzünlenmelere, hüzünlenmelerden gülmelere gark olduğumuz kısa bir yolculuğa çıktık.

Kitapta her şey o kadar yalındı ki... -bir çocuk kitabı gibi görünmesine rağmen aslında çocuk kitabı olmadığının defalarca hatırlatıldığı- bu kitap, koşturmacayı bırakıp, derin nefesler aldıktan sonra etrafa baktığımızda göreceğimiz şeyleri arka arkaya sıralamaktan başka bir şey yapmıyordu. işte koşturmacayı bırakamayıp, derin nefesler alamayanlar da kitabı okuyorlardı. Bende iz bırakan sıra sıra dizilmiş yazılar değildi büyük ihtimalle. Koca koca insanların hala küçük prensi okuyup okutmasıydı. Mecidiyeköy manzaralı balkondan, henüz uyuklamakta olan şehre bakınca kitabın hangi ellerden geçtiğini merak etmeye başladım. Bir çocuk odasında komidin başı mıydı yoksa üzerine -verilecekler- yazılmış bir kolinin üyesi mi? kim bilir?

İşte küçük prens gezegenler arası seyahatine devam ededursun, bizim dünyamızda da seyahate başlama saati yaklaşmıştı. Kitabı kapatıp, pencerenin pervazına tutunarak umarsızca balkondan sarktım. üst üste binmiş hayatlardan oluşan apartmanlar hareketlenmeye başlamıştı. balkondan sofrabezi silkeleyen anne gezegeni. camın önündeki sandalyede sabah kahvesini içen takım elbiseli abi gezegeni. Arabasının üstünde uyuyakalan kediyi dürten amca gezegeni. Bir de işte ben. Onları ve olanları izleyen gezegen.

İnsanları ve gezegenlerini daha fazla rahatsız etmemek adına kendimi topluyor ve mutfağa geri dönüyorum. Büyük bir bardağı ağzına kadar su doldurup lıkır lıkır içiyorum. Çünkü ben de gezegenimde, küçük prens gibi, suyun kalp kırıklarına iyi geldiğini düşünüyorum.



26 Temmuz 2015 Pazar

görüşürüz

Önce Ömer'in uyanmasını bekledik. Her zamanki gibi bizi biraz uğraştırdı. -kendisi 5 yaşındaki birine göre fazla  havalı olduğu için geç saatte yatıp geç saatte kalkmayı sever- sonra hangi tshirtü giyip bunu hangi çorapla kombinleyeceğimize dair sonu olmayan bir tartışmaya girdik ve tabiki de o kazandı. Mağlubiyeti kabullenince ben, çantamı toplayıp, ikinci annem dediğim kadını(ablam) ve ikinci babam dediğim adamı(eniştem) tanımadığım bir mahalledeki tanımadığım bir apartman dairesinin kapısında beklemeye koyuldum. Buraya kadar her şey normal ve Eraslan ailesinde olması gerektiği gibiydi. Sonra nedendir bilinmez, birden hatırladım. -güne başlamak bu kadar sıradan olunca insan gün içerisindeki önemli olayları da bu sıradanlığa indirgeyebiliyor- Bu, uzun bir zaman zarfı için dördümüzün beraber arabaya binişinin sonuncusuydu. Boğazıma düğümlenen yumru, ben ve sırtımdaki 15 kiloluk çanta yavaş yavaş arabaya yürüdük. Benim arkamdan çekirdek aile geldi ve yola koyulduk. Nedense hala bu onları son görüşümmüş gibi hissetmiyordum. Radyoda Türk sanat musikisinden -tabiki de- bilmediğim bir parça çalıyordu. Ömer her 0-6 yaş grubu çocuğu gibi arabanın tıngır mıngırlığı karşısında yenik düştü ve uykuya daldı. Biz de eniştemle beni nerede bırakırsa şehri tavaf etmeden yolumu bulabileceğime dair ufak bir tartışmaya girdik. En sonunda Üsküdar-Ümraniye hattında rastgele bir durakta karar kıldık ve üzerinde Üsküdar'a gittiğine dair yeterince bilgiye sahip tabelaların asılı olduğu bir minibüsü takibe karar verdik. Daha doğrusu direksiyonu tuttuğu için bütün yetkiyi üzerinde barındıran eniştem karar verdi. Gözüne kestirdiği boş minibüsü sollayıp önüne geçti ve arabayı durağa yanaştırdı. Kapıyı açmadan önce dönüp arkama baksam mı bakmasam mı emin olamadım -bir takım vedalaşamama sorunsalları- Eniştem elini arkaya uzattı ve 'çak bir tane şampiyon' dedi. Sanırım tereddütümden veda konusunda sakat olduğum anlaşılmıştı. Elimi uzatıp beşliğine karşılık verdim ve güldüm. Arabadan inerken refleks olarak 'görüşürüz' demiştim ama içte bir yerlerde bunun uzun bir süre olamayacağını biliyordum.

Kendimi uzun uğraşlar sonucunda yakaladığımız minibüse attım. İçeride Zara'nın 'ağlama gözlerim mevlam kerimdir'i söylüyor olması bir tesadüftü ama nedense işi inada bindirip ağlayasım geldi. 'acım büyük' gözlüğümü takıp sahile varana kadar ağladım ve tabiki de değişen bir şey olmadı. Minibüsten inince en iyi bildiğim şeyi yaptım -sahilde oturma eylemi- Orada ne kadar oturdum bilmiyorum. Herhalde Üsküdar'ın artık evim olmadığını sindirene kadardır. Sonra şöyle bir saate göz iliştirdim. O an kalkmazsam ve karşımda duran vapura binmezsem derse geç kalacağımı hatırladım nasıl olduysa. İnsan acıdan kıvranırken bile böyle şeyleri hatırlayabiliyor. Daha yeni yüklediğim akbilin verdiği güvenle turnikeden geçtim. Bu, evim dediğim yakanın evim dediğim insanları barındırdığı son dakikalardı.

Vapurun üstüne çıkıp kendime bir yer bulunca cüzdanımı çantaya koymak istedim. Fermuarını açtığım yerden Ömer'in oyuncağı çıktı. Lastiğe dizilmiş renkli tahta küplerden oluşan adlandıramadığım saçma bir oyuncaktı. Bunu kaşla göz arasında ben mi ceplemiştim yoksa o mu çantama koymuştu hatırlayamadım. Hatırladığım tek şey onunla gitmek istediğimi söylediğimde 'o zaman oyuncak kolimi senin kucağına koyarız' diyişiydi. Artık uçağın yolcu koltuklarında oyuncak kolisi taşınmadığını öğrenmiştir ama ben de bu çocuğu nereye giderse gitsin takip edeceğimi öğrenmiştim. 'Demek ömer'in dünyasında değerimiz bir oyuncak kolisi kadar ancak ediyor' diye düşünüp gülmeye başladım. Ah be eşek sıpası! 8 saatlik zaman farkı uzağımdasın ve daha 3 günde seni özledim. Bu garip oyuncağı bıraktığın yeri unutursan öcü olup yatağının altından çıkarım.


Neyse işte. Giden gitti kalan kaldı ve olması gereken olması gerektiği gibi oldu.

25 Haziran 2015 Perşembe

¨a shadow of blue¨






Sabah uyandım ve baktım ki etrafımdaki bir çok şey değişiyor, gelişiyor, ilerliyor.  Peki bu hengameye katılmak istiyor muyum? Bilmiyorum. O yüzdendir ki açıp Cansever okuyorum. Sabah Edip abi ve Ruhi beyle günü selamlıyor, gece olunca da dükkanı kapatıp evimizin yolunu tutuyoruz. Biz 3 yerleşemeyen geçinip gidiyoruz.

Lakin günler de aynı hızla geçip gidiyor. Dükkandan çıkmak istemeyenler için ne acı! Edip abi sesleniyor oturduğu cam-kenarı-önü taburesinden: ¨içimde yaz kırıkları.¨ Sonra Ruhi bey geliyor elinde süpürgesi. Yakasında kırmızı bir karanfil. Kırıkları süpürüyor dükkandan sokağa doğru ve bize dönüyor. Diyor ki: siz. ikiniz. çok beklediniz.

Elimize bizi kendimize getirecek sevimli bir kısa film tutuşturup koyuveriyor sokağa. Adı -a shadow of blue- Kırıklarımızı da alıp yola koyuluyoruz. ¨Adam haklı¨ diyor Edip abi ve köşe başını dönerken bir taksiye el sallıyor. Şaşkınım. ¨Beni bırakıp gidiyor musun abi?¨ diyorum.
¨Bir Edip daha bekliyor beni eski bir otelin kapısında¨
Arabanın camından bakarken bana söylediği son şey bu oluyor. Kırıkları cebime filmi defterimin arasına koyup yola devam ediyorum. Önümden mavi bir kelebek geçiyor. Gülüyorum.

20 Haziran 2015 Cumartesi

one ticket to neverland?


-happymovie- bölümüne 3 sene önce izlediğim filmle başlıyorum. çoğumuz kendisini aşağıdaki sahnenin capsleriyle tanıyoruz :)



Üniversite sınavına 2. kez hazırlanmaya karar verdiğim yazdı ve ¨çalışarak her şeyi yapabilirim¨ fikrine olan inancımı kısmen kaybetmiştim. Bir kere deneyip başarısız olmuştum. O zamanlar 18 yaşındaki biri için böyle bir durum depresyon sebebiydi. İnsan büyüdükçe daha çok ¨ne komik dertlerim varmış¨ diyor.

Lafı uzatmaya gerek yok. Johnny Depp ve Kate Winslet'ın bir araya geldiği, hüzünü tebessüme çeviren sıcak bir film. O yaz canımı sıkan her duruma sırtımı çevirip, tekrar tekrar Finding Neverland'ı izliyordum. Hala aklıma gelince kafasındaki kızılderili şapkasıyla sir Barrie'yi gözlerimin önüne getirir ve gülerim. Kim bilir belki bir gün bizi de Neverland'e götürür.

¨what is it like? Neverland?¨
¨One day i'll take you there.¨





19 Haziran 2015 Cuma

modern zamanlar




Belki şarkının sözleri o kadar da mutluluk uyandırmayacak sizde. Belki hüzünleneceksiniz. Ama ben dinlerken hep kuzguncuk sahilinde boğazı izleyerek geçirdiğim ilk özgür cumartesimi hatırlayacağım. Bir de Cafe Sitare'de içtiğim köpüklü türk kahvesini.
Ha... Bir de bu şarkıyı bana armağan eden beyefendiyi.

biz 3 çiçek idik

Bu bir -happypeople- yazısıdır. Nazçen ve Güllübin adındaki iki kıza ithaf edilmiştir.

Ve Taşkışla'da kış adının hakkını vererek devam ediyordu. Maketler yapılıyor, paftalar hazırlanıyor, 3400 ise bütün sevince ve kedere şahit oluyordu. Havanın kararmasının bir anlam ifade etmediği öğrenciler atkı ve berelerine sarınıp koşa koşa yemekhaneye gidiyor koşa koşa geri dönüyorlardı. Çünkü onlara ilk öğretilen şey çalışmak ve üretmekti.

Bütün bu hengamenin ortasında 3 küçük çiçek oradan oraya savruluyordu. Bazen uykusuzluktu dertleri, bazen parasızlık, bazen de havada uçan kuş. İnsan sinirleri bozulunca nereye saldıracağını şaşırıyor sonuçta. Başka arkadaşları gezip-tozup-yatıp okul bitirirken bu 3 çiçek tabi ki de hüzünleniyordu.

Nasıl mı bir araya geldiler? Bir fincan kahvenin suyu,sütü ve kahve çekirdeği gibi. Kendilerinden daha iyi bir şey ortaya çıkartmak için. İki iyidir diyen Oruç hocaya peki ya üç? diyebilmek için. Çoğu zaman ise maket yapmak için... Hayat güllük gülistanlık, her yer gökkuşağı ve dört yapraklı yonca değildi sonuçta. Birilerinin çalışması gerekiyordu.

Neyse işte. 3 çiçek birbirlerini sevdiler. Birinin yaprağı koptuğu zaman hemen suladılar ki daha iyisi çıksın. Diğerinin kökü zedelendiğinde destek oldular. Sabah çay, öğlen yemekhanedeki çatal bıçak sesi, akşam kalemin kağıtta bıraktığı izdiler. Yani basit. Yani ne iseler o idiler. Belki de bu kadar kolay bağlanmalarının nedeni buydu. Bilemeyeceğiz.

Onlardan bize kalan en güzel dize ise şu oldu: bir sarılsam tüm gücümle




ebruli




Hazır renkli bir başlangıç yapmışken ilk -happysong- yazımı da yazayım.
2007 çıkışlı bir şarkı ebruli ve adının hakkını veren renkli de bir klibi var. Nerede duysam, bende şarkıya eşlik etme isteği uyandırır.
Sözleri hafif bir isyanla beraber tatlı bir boş vermişliği bünyesinde barındırıyor. -Sen olmasan ne olur ben seni sensiz de severim- tarzında ufak bir serzenişi de dile getirmiyor değil tabii :)
Neyse. Yaşar o ballı ılık süt kıvamındaki sesiyle söylemiş. Bize de dinleyip biraz hülyalara dalmak düşüyor.




happiness project

Bunun adı bir HAPPINESS PROJECT'ti. Aylar önce ajandamın sol üst köşesine karaladığım bir şey. O gün kırgındım ve değişik sebeplerden dolayı haksızlığa uğramış hissediyordum. Yol kenarında konumlanan bir cafede oturmuş, beni üzdüğünü bildiğim durumları, kişileri, yerleri ve zamanları tekrar tekrar düşünüp aralıksız olarak çay içiyordum. Kendime geldiğimde hava çoktan kararmıştı ve farkettim ki insanlar kaçan güneşin arkasında bıraktığı soğuktan korunmak adına garsondan şal istiyorlardı. Durdum ve içmekte olduğum 4. çay fincanına baktım. Koskoca bir günü boşa geçirmiştim! Oysa hayalini kurduğum şeyler için boşa geçirebileceğim saniyelerim bile yoktu benim. bu durum canımı, üzerinde düşündüğüm acıklı durumlardan daha çok yaktı. Kendi ellerimle kendimi mutsuzluğa sürüklüyordum. İşte defterime karaladığım bu iki kelime, o günün bir anısı olarak durmakta.
İnsan her daim mutlu olamıyor elbette. Ama ben inanıyorum ki yüzüne gülümseme yerleştirecek şeyleri günün her anı bulabilir. Belki sen içtiğin gazozdaki baloncuklara hayransın. Belki de o, kırlarda savurduğu çiçekler gibi saçlarını savuran rüzgara...
Peki benim yüzümdeki tebessümün sebebi ne mi? işte onlar da burada.