25 Haziran 2015 Perşembe

¨a shadow of blue¨






Sabah uyandım ve baktım ki etrafımdaki bir çok şey değişiyor, gelişiyor, ilerliyor.  Peki bu hengameye katılmak istiyor muyum? Bilmiyorum. O yüzdendir ki açıp Cansever okuyorum. Sabah Edip abi ve Ruhi beyle günü selamlıyor, gece olunca da dükkanı kapatıp evimizin yolunu tutuyoruz. Biz 3 yerleşemeyen geçinip gidiyoruz.

Lakin günler de aynı hızla geçip gidiyor. Dükkandan çıkmak istemeyenler için ne acı! Edip abi sesleniyor oturduğu cam-kenarı-önü taburesinden: ¨içimde yaz kırıkları.¨ Sonra Ruhi bey geliyor elinde süpürgesi. Yakasında kırmızı bir karanfil. Kırıkları süpürüyor dükkandan sokağa doğru ve bize dönüyor. Diyor ki: siz. ikiniz. çok beklediniz.

Elimize bizi kendimize getirecek sevimli bir kısa film tutuşturup koyuveriyor sokağa. Adı -a shadow of blue- Kırıklarımızı da alıp yola koyuluyoruz. ¨Adam haklı¨ diyor Edip abi ve köşe başını dönerken bir taksiye el sallıyor. Şaşkınım. ¨Beni bırakıp gidiyor musun abi?¨ diyorum.
¨Bir Edip daha bekliyor beni eski bir otelin kapısında¨
Arabanın camından bakarken bana söylediği son şey bu oluyor. Kırıkları cebime filmi defterimin arasına koyup yola devam ediyorum. Önümden mavi bir kelebek geçiyor. Gülüyorum.

20 Haziran 2015 Cumartesi

one ticket to neverland?


-happymovie- bölümüne 3 sene önce izlediğim filmle başlıyorum. çoğumuz kendisini aşağıdaki sahnenin capsleriyle tanıyoruz :)



Üniversite sınavına 2. kez hazırlanmaya karar verdiğim yazdı ve ¨çalışarak her şeyi yapabilirim¨ fikrine olan inancımı kısmen kaybetmiştim. Bir kere deneyip başarısız olmuştum. O zamanlar 18 yaşındaki biri için böyle bir durum depresyon sebebiydi. İnsan büyüdükçe daha çok ¨ne komik dertlerim varmış¨ diyor.

Lafı uzatmaya gerek yok. Johnny Depp ve Kate Winslet'ın bir araya geldiği, hüzünü tebessüme çeviren sıcak bir film. O yaz canımı sıkan her duruma sırtımı çevirip, tekrar tekrar Finding Neverland'ı izliyordum. Hala aklıma gelince kafasındaki kızılderili şapkasıyla sir Barrie'yi gözlerimin önüne getirir ve gülerim. Kim bilir belki bir gün bizi de Neverland'e götürür.

¨what is it like? Neverland?¨
¨One day i'll take you there.¨





19 Haziran 2015 Cuma

modern zamanlar




Belki şarkının sözleri o kadar da mutluluk uyandırmayacak sizde. Belki hüzünleneceksiniz. Ama ben dinlerken hep kuzguncuk sahilinde boğazı izleyerek geçirdiğim ilk özgür cumartesimi hatırlayacağım. Bir de Cafe Sitare'de içtiğim köpüklü türk kahvesini.
Ha... Bir de bu şarkıyı bana armağan eden beyefendiyi.

biz 3 çiçek idik

Bu bir -happypeople- yazısıdır. Nazçen ve Güllübin adındaki iki kıza ithaf edilmiştir.

Ve Taşkışla'da kış adının hakkını vererek devam ediyordu. Maketler yapılıyor, paftalar hazırlanıyor, 3400 ise bütün sevince ve kedere şahit oluyordu. Havanın kararmasının bir anlam ifade etmediği öğrenciler atkı ve berelerine sarınıp koşa koşa yemekhaneye gidiyor koşa koşa geri dönüyorlardı. Çünkü onlara ilk öğretilen şey çalışmak ve üretmekti.

Bütün bu hengamenin ortasında 3 küçük çiçek oradan oraya savruluyordu. Bazen uykusuzluktu dertleri, bazen parasızlık, bazen de havada uçan kuş. İnsan sinirleri bozulunca nereye saldıracağını şaşırıyor sonuçta. Başka arkadaşları gezip-tozup-yatıp okul bitirirken bu 3 çiçek tabi ki de hüzünleniyordu.

Nasıl mı bir araya geldiler? Bir fincan kahvenin suyu,sütü ve kahve çekirdeği gibi. Kendilerinden daha iyi bir şey ortaya çıkartmak için. İki iyidir diyen Oruç hocaya peki ya üç? diyebilmek için. Çoğu zaman ise maket yapmak için... Hayat güllük gülistanlık, her yer gökkuşağı ve dört yapraklı yonca değildi sonuçta. Birilerinin çalışması gerekiyordu.

Neyse işte. 3 çiçek birbirlerini sevdiler. Birinin yaprağı koptuğu zaman hemen suladılar ki daha iyisi çıksın. Diğerinin kökü zedelendiğinde destek oldular. Sabah çay, öğlen yemekhanedeki çatal bıçak sesi, akşam kalemin kağıtta bıraktığı izdiler. Yani basit. Yani ne iseler o idiler. Belki de bu kadar kolay bağlanmalarının nedeni buydu. Bilemeyeceğiz.

Onlardan bize kalan en güzel dize ise şu oldu: bir sarılsam tüm gücümle




ebruli




Hazır renkli bir başlangıç yapmışken ilk -happysong- yazımı da yazayım.
2007 çıkışlı bir şarkı ebruli ve adının hakkını veren renkli de bir klibi var. Nerede duysam, bende şarkıya eşlik etme isteği uyandırır.
Sözleri hafif bir isyanla beraber tatlı bir boş vermişliği bünyesinde barındırıyor. -Sen olmasan ne olur ben seni sensiz de severim- tarzında ufak bir serzenişi de dile getirmiyor değil tabii :)
Neyse. Yaşar o ballı ılık süt kıvamındaki sesiyle söylemiş. Bize de dinleyip biraz hülyalara dalmak düşüyor.




happiness project

Bunun adı bir HAPPINESS PROJECT'ti. Aylar önce ajandamın sol üst köşesine karaladığım bir şey. O gün kırgındım ve değişik sebeplerden dolayı haksızlığa uğramış hissediyordum. Yol kenarında konumlanan bir cafede oturmuş, beni üzdüğünü bildiğim durumları, kişileri, yerleri ve zamanları tekrar tekrar düşünüp aralıksız olarak çay içiyordum. Kendime geldiğimde hava çoktan kararmıştı ve farkettim ki insanlar kaçan güneşin arkasında bıraktığı soğuktan korunmak adına garsondan şal istiyorlardı. Durdum ve içmekte olduğum 4. çay fincanına baktım. Koskoca bir günü boşa geçirmiştim! Oysa hayalini kurduğum şeyler için boşa geçirebileceğim saniyelerim bile yoktu benim. bu durum canımı, üzerinde düşündüğüm acıklı durumlardan daha çok yaktı. Kendi ellerimle kendimi mutsuzluğa sürüklüyordum. İşte defterime karaladığım bu iki kelime, o günün bir anısı olarak durmakta.
İnsan her daim mutlu olamıyor elbette. Ama ben inanıyorum ki yüzüne gülümseme yerleştirecek şeyleri günün her anı bulabilir. Belki sen içtiğin gazozdaki baloncuklara hayransın. Belki de o, kırlarda savurduğu çiçekler gibi saçlarını savuran rüzgara...
Peki benim yüzümdeki tebessümün sebebi ne mi? işte onlar da burada.